Paranın Lafı, Paranın Hikayesine Dönüştü: İzmir’den İzlenimler 04 Kasım 2015

Bu topraklarda “aramızda paranın lafı olmaz” sözünü sıkça kullanırız. Dolmuşta, arkadaşımızdan önce davranıp iki kişilik ücret uzatmak ya da restoranda hesabı kapatırken “ben ödeyeceğim” tartışması yapmak hiçbirimize yabancı görüntüler değil. Eşe dosta çay ısmarlıyorsak, bu bizim cömertliğimiz, tamam; ama söz konusu olan siyasete giden paraysa, aramızda bunun lafı bal gibi de olur, olmalı. Olmalı çünkü mahallemizdeki seçim bayraklarının büyük kısmı aslında bizim paramızla asıldı. Ya da falanca partinin miting harcaması, yan sokağımıza açılabilecek devlet kreşi için belediyeye gönderilen parayla karşılandı.

Siyasetin parasının lafı büyüsün, hikayeye dönüşsün dedik; ülkenin dört bir yanındaki dört büyük ilde konuştuk, gözledik, yazdık. İzmir’de bize Türkiye Küçük Millet Meclisi’nden Pervin Mısırlıoğlu ve Gençlik Diyaloğu Derneği’nden Kemal Gülpınar evsahipliği yaptı. Bilgi Kültür ve Turizmi Geliştirme Destekleme Derneği’ni temsilen Hayati Çam, Çorum’dan; Miraç Kültür Derneği adına, Furkan Yılmaz Altınöz, Kayseri’den kalkıp geldi.

İzmir’ e vardığımızda güneşli, güzel bir pazartesi sabahıydı. Seçimlere birkaç gün kalmıştı ve şehirde sönük de olsa sandık başına gidecek olmanın heyecanı hissediliyordu. Ama siyasetin parası çok da tartışılır görünmüyordu.  Siyasi partiler kendilerini ayakta tutacak parayı nereden buluyorlardı? Seçim propagandası için, belediyenin ya da devletin parasından yani aslında halkın parasından da harcıyorlar mıydı? İzmir’de bu sorulara herkesin kendi durdukları noktaya göre cevap verdiklerini gördük. Sorun açıktı, sonuçları hepimizi, tüm vatandaşları ilgilendiriyordu fakat tepkilerolması gerektiği gibi ortak bir sese dönüşemiyordu.

Siyasetin parasal kaynaklarının kamuoyuna açık olması gerektiği konusunda siyasi bir bilinç olmadığı gibi, yasal bir bilinç de yoktu. Halk, bindiği otobüs için harcanabilecek paranın, adayların takım elbisesine ya da bastırılacak el afişlerine harcanıyor olabileceğini ya hesaba katmıyordu ya bu durumu denetleme hakkına sahip olduğunu bilmiyordu ya da yasaların zaten bu işi yaptığını varsayıyordu. Mevcut yasa ve yönetmeliklerin uygulanıp uygulanmadığı yönünde şüphe besleyenler fakat bu şüpheleri gidermeyi dert edinmeyenler de vardı.

En zor olanı da aslında bu değil mi? Kendinizi bir şeye tamamen yabancı hissetmek.. Bilmediğiniz, söz söyleme hakkınızın olmadığını düşündüğünüz bir konuda aslında sizi ilgilendiren, sonuçları hayatınızı etkileyen bir şeyler oluyor. İzmir’deki hakim görüş, bu yabancılık hissinin, siyasi partilerin seçmenle aralarına koydukları mesafeyle de ilgili olduğu yönünde. Yani aslında partiler özel şirketler değiller ve birer şirket gibi de yönetilmemeleri gerekiyor. Örneğin adaylarını tespit ederken kamuoyu ile görüş alışverişi içinde hareket etseler ya da ortak akıl çerçevesinde seçmenle birlikte düşünmeye ve üretmeye açık olsalar, daha farklı ilişkiler kurabilecekler. Belki o zaman daha açık davranmaları konusunda da, toplum tarafından da yönlendirilebilecekler. İzmirli, siyasi partiler bu anlamda bir adım atarlarsa toplumda da bir sahiplik ve biz bilinci oluşabileceğine inanıyor. Bu noktada sivil toplum kuruluşlarına ve toplumu hareket geçirecek rol modellere büyük iş düşüyor; daha aktif olmaları, sorumluluk almaları gerekiyor.

Siyasete giden paranın lafı etmeye devam edeceğiz, paranın hikayesinde yarın Adana ekibinin izlenimleri ne yer vereceğiz.